Anasayfa / Seyahat / Krizden Çıkış Stratejisi 2

Krizden Çıkış Stratejisi 2

Dünkü yazımızda kısaca para politikası araçlarının kriz yönetimindeki başarısına ve kriz sonrası dönemde rutin etkilere dönmesi için gerekli mekanizmalara ve potansiyel tehlikelere değindik. Bu yazımızda da maliye politikaları, uluslararası kurumlar ve devlet müdahaleleri konusuna değinmeye çalışacağız. Dünkü yazımızdan hemen sonra bugün FED tarafından yapılan ekonomik büyüme çok fazla yeni iş getirmeyecek demeci önceki yazımızın mesajını da doğrular nitelikte oldu. Bu da aynı beklentilerin Amerikan Merkez Bankası tarafından da paylaşıldığını gösteriyor.  Bu noktada 6 7 aralıkta yapılan G20 zirvesinden çıkan sonuç da politikalarla desteklenmeyen büyüme için henüz erken dendiğini ve para ve maliye politikaları ile büyümenin desteklenmeye devam edeceği sonucunu da çıkarabiliriz.

Bütçe Açıkları ve Canlandırma Paketleri (Maliye politikaları ve Devlet Müdahaleleri)

Bu kriz döneminde Amerikan Hazine Bakanlığı ve pek çok diğer ülke çok çeşitli paketlerle ekonomiyi canlandırma çalışmaları yaptılar. Amerikan hükümetinin açıkladığı 2.5 trilyon dolara yaklaşan paketler diğer ülkelere de bir alan sağladı. Amerika bu açılımları yaparken çok daha rahat hareket ediyordu zira uluslararası işlemlerin yapıldığı bir para birimine sahip olmanın avantajı ile yaptı. Bütçe açıkları ve finansman ihtiyaçlarını kolaylıkla karşılayabiliyor zira krizin yaşandığı bir ortamda güvenli bir liman olarak kabul ediliyordu. Bunun yanında limitsiz likidite üretme kabiliyetine de sahipti. Buna karşın Avrupa ülkeleri bu konuda daha dikkatli yol aldılar. Bütün bu çalışmalar ülkelere tabii olarak bütçe açıkları olarak yansıdı, diğer bir kısmına da borç yükünün artması olarak yansıdı. Büyük ekonomilerde bütçe açıkları Gayri safi yurt içi hasılan’nın yüzde 10’unu bulurken bir kısmının borç yükü yüzde 100’ü aşmş görünüyor.  

Bu aşamada krizin etkilerinin geçmeye başlaması ile birlikte hükümetlerin yavaş yavaş gelir artırıcı ve harcama kısıcı yöntemlerle açıkları ve borç yükünü kriz öncesi oranlara geri çevirmesi gerekiyor. Enflasyonal mücadelede oldukça başarılı olan Merkez bankaları kredibiliteleri sayesinde krizi başarıyla yönetirken devletler  mali politika konusunda o kadar planlı davranamadılar. Bu geri dönüş stratejisi oldukça can yakmaya aday bir gelişme ve pek çok politika üreticinin bu riskleri alması olası görünmüyor. Dolayısıyla hükümetler sıkı maliye politikası uygulamalarına hemen geçmeyecekler. Zaten G20 zirvesinde de canlandırma paketlerinin uygulanmasına devam edecek kararıyla bunu açık olarak da ifade ettiler. Bütçe açıkları ve yüksek borç oranları ile hükümetler bir süre daha yaşamaya devam edecekler. Bunun yansıması olarak da bankacılık sektörünün kar patlaması devam edecek gibi görünüyor. Bununla birlikte şirketlere borç verip piyasayı genişletme konusunda da o kadar istekli davranmayacaklar.

Bütün bu tahminlerimiz bir önceki yazımızda belirttiğimiz 1010 yılında güçlü büyümeler göreceğiz tahminini teyit eder nitelikte olacak.

Ancak krizin etkilerinin uzun vadede silinmesi ve daha dengeli ekonomilere sahip olmamızın en önemli şartlarından birisi de global dengesizliklerin mümkün olduğunca en aza indirilmesi gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Petrol üreticiler ve Çin gibi ülkelerin cari fazlaları ve ABD’nin benzer oranlardaki cari açıkları sürdürülemez bir boyuta gelecek gibi görünüyor. Bu açıdan Çin tüketmeyi Amerika da tasarrufu öğrenmek zorunda. Bunun alternatif mekanizmaları çok can acıtıcı olacaktır. Çin doların rezerv para olmasını çıkarmaktan bahsederken alternatif üretilmesi konusunda çok da hazırlıklı olmadığını açıkça göstermektedir. Buna karşilik doların değerini düşürerek bu dengeyi kurmayı deneme ihtimali de doların çöküşüne neden olabilir ki hiç kimse bunu istemez. Özellikle Çün bu kadar dolar rezervine sahipken. 

Uluslararası Kurumların Yeniden Yapılandırılması ve Yeni Denetim Mekanizmaları

Özellikle Çin, Rusya Brezilya’nın başını çektiği grup IMF Dünya Bankası gibi kurumlarda soğuk savaş döneminin getirdiği yönetim dengesizlikleri, oldukça muhafazakar  ve  sıkı politika üretme mekanizmalarını eleştirmeye ve gelişmekte olan ülkelere daha fazla yönetim hakkı vermelerini istemektedir. Ülkenin krize girdiği anda bir anlaşmaya varılmasının 3 5 ay sürdüğü mekanizmada krizlerin daha da derinleşmesine sebep olarak gösterilmekte ve alternatif mekanizmalar geliştirilmesi istenmektedir. Bu çalışmalar G20 toplantıları paralelinde yürütülmeye çalışılmakta ve bu sayede yüzde 5 gibi sembolik de olsa bir yönetim hakkının baştan Çün Brezilya ve Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere dağıtılıp yüksek temsile sahip Avrupa başta olmak üzere gelişmiş ülkelerden alınmasında mutabakat zor da olsa sağlanmıştır. Ancak başta Fransa ve Almanya olmak üzere temsil kabiliyetlerinin zayıflayacağı bu sisteme oldukca ciddi bir ayak direme sergilemektedir. Bu temsilde dengenin sağlanması oldukça uzun vadeye yayılmış bir strateji olacak gibi görünüyor.

Muhafazakar IMF politikaları ve uzun karar verme süreci de esnek kredi limitlerinin sağlanması, politika araçlarının da daha esnek hale getirilmesi için de çalışmalar başlatılmıştır. Bunun yanında Uluslararası sistemin bir merkez bankası olma yolunda da adımlar atılmıştır. IMF altınlarını satarak, SDR denilen ve dolar, euro ve diğer ara birimlerine endeksli IMF parasının arzını artırıp bunu bütün ülkelere dağıtarak bunun yanında özel bono ihrac edip bunu yüksek rezervli Çin gibi ülkelere satarak Merkez Bankası işlevleri de görmeye başlamıştır.

Son olarak piyasalarının denetlenmesi konusunda da aktif rol almak istese de bu konuda henüz fikir birliği sağlanmış değildir. G20 çerçevesinde kurulan Finansal Denge Forum2u şimdilik bu konu üzerinde çalışmaya devam etmektedir. Bunun yanında Merkez Bankaları’nı da Kongre denetimi dışında yeni bir denetim mekanizması ile denetlemek de bir başka tartışma konusu olarak devam etmektedir. Merkez Bankaları bağımsızlığı ve bu yeni denetim mekanizmasının denge içinde götürülmesi en kritik nokta olarak göze çarpmaktadır.

Buna ihtiyacın neden olduğu konusu özellikle enflasyonu düşük tutma ve yüksek büyüme yakalama uğruna oldukça düşük tutulan piyasa faizlerinin emtia ve gayrimenkul fiyatlarında balona neden olduğu ve krizi tetiklediği görüşüdür. Ancak bu görüş ekonomik çevrelerde dillendirilse de tam net ispatlanmış ve doğruluğu su götürmez bir gerçek değildir. Etkisi olduğu kabul edilse de krizin asıl sebebinin subprime mortgage da denen eşikaltı yüksek riskli emlak kredilerinden kaynaklı talep fazlalığının fiyatları şişirmesi olarak daha kabul edilebilir bir çerçeve olarak ele alınmaktadır.


Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!